RİSALE-İ NUR

09.07.2009

9631

"Şiddet-i Zuhurundan Gizlenmek ve Azamet-i Kibriyâsından İhtifa Etmek" Ne Demektir?

Münacat Risalesi'nde geçen "Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyâsından ihtifa etmiş olan Kadîr-i Zülcelâl! " cümlesini izah edebilir misiniz?

19.08.2009 tarihinde cevaplandı.

Cevap

Bediüzzaman Hazretleri Münacat Risalesin'de şöyle demektedir:

Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyâsından ihtifa etmiş olan Kadîr-i Zülcelâl!1

“Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş” ifadesiyle kastedilen mana, Cenab-ı Hakk’ın zatının gözlerden gizli olması değildir. Çünkü zatını gözlerden gizleyen şey şiddet-i zuhuru değildir. Burada şiddetle zuhur eden, Allah’ın Zat-ı Akdesi değil, isim ve sıfatlarıdır. Yani kâinatta görünen, tecelli eden ve fark edilen şey Allah’ın zatı değil, O’nun isim ve sıfatlarının yansımalarıdır. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmaktadır:

Cenab-ı Hak yetmiş bin perde arkasındadır.2

Burada kastedilen asıl mana, Allah’ın varlığının ve her yerde icraat ve tasarruf sahibi olduğunun çoğu zaman fark edilememesidir. Zira O’nun icraat ve tasarrufu o derece açık, yaygın ve şiddetlidir ki bu şiddet sebebiyle âdeta görünmez hale gelir. Yani “şiddetinden görünmüyor” denilir. Buna misal olarak güneş verilebilir. Güneşe baktığımızda gözümüzü alır ve bu yüzden bakmaktan kaçınırız. Eğer güneş şu an gördüğümüz halinden çok daha büyük ve çok daha fazla ışığa sahip olsaydı ona hiç bakamaz ve onu göremezdik. İşte bu durum güneşin şiddetli zuhuru sebebiyle gizlenmesi olarak ifade edilebilir. Cenab-ı Hak da yetmiş bin perde arkasındadır. Ancak bu perdeler yalnızca yaratılmışlar içindir. Zira Allah’a hiçbir şey perde olamaz. O perdeler ise isim ve sıfatlarıdır. Nitekim Rabbimiz Kur'anı kerimde şöyle buyurmaktadır:

Biz ona şah damarından daha yakınız.3

Allah her yerde sanatları ve icraatleriyle kendini göstermektedir. Öyle ki onun eseri olmayan hiç bir şey, hiç bir mekân yoktur. Böyle olduğu için varlığı çok açık olduğu halde görünmez olup gizlenmiştir. Zira varlıklar, zıttıyla bilinebilirler. Işığı biliyorsak bunun sebebi karanlığın varlığıdır. Karanlık hiç olmasaydı, ışık olduğu halde insanlar onu anlayamaz, gördüğü halde gördüğünü bilemezdi. İşte bu sebeple, Allah her yerde varlığını çoklukla gösteren icraatlerde bulunduğu ve onun eseri olmayan şeyler bulunmadığı için insanın zıttıyla kıyaslama yapmasına imkân kalmamıştır. Yani, şunlar Allah'ın sanatları, şunlar ise tesadüf eseri diyerek farkı anlayacağı bir zıtlık kâinatta yoktur. Bu hal sebebiyle Allah, olağanüstü eserleriyle kendi varlığını çok şiddetli bir surette göstermiştir. İnsanlar ise sebepleri görüp, onun varlığından gafil olabilmektedirler.

Ey azamet-i kibriyâsından ihtifa etmiş olan Kadîr-i Zülcelâl! Cümlesindeki mana ise nihayetsiz, sonsuz büyüklüğünden dolayı gizlenmiş demektir. Allah’ın zatı, O’nun büyüklüğü ve sonsuzluğu karşısında sınırlı olan insan aklının içine sığmaz. Bir bardağın içine okyanusu sığdıramayacağımız gibi, sınırlı bir akıl da sonsuz bir azameti tam olarak kuşatamaz. Burada kastedilen gizlilik, bir eksiklik değil, aksine O’nun makamının bizim kavrayışımızdan çok daha yüce ve büyük olmasından kaynaklanan bir durumdur. Yani Yüce Allah'ın zatının sonsuz büyüklük ve yüceliğidir. Malum olduğu üzere, bir şeyin sınırları belli değil ise, biz onun ne olduğunu bilemez, tam olarak anlamlandıramaz ve göremeyiz. Nitekim Allah'ın zatı ve isim ve sıfatları mutlak, sonsuz, sınırsız ve nihayetsiz olduğu için bize gizlenmiştir. Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurmaktadır:

Çünkü mutlak ve muhit bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez. Ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez. Mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Mesela, zulmetsiz, daimi bir ziyâ, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakîkî veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir. İşte Cenab-ı Hakk’ın ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfat ve esması muhit, hududsuz, şeriksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz.

Mesela, şu anda güneş semada bize görünüyor. Çünkü sınırları belli olarak güneşi görebiliyoruz. Eğer güneş sınırlarını bilemeyeceğimiz şekilde büyük olsa, aynı zamanda baktığımız ve gördüğümüz her yeri kaplasa idi, baktığımız ve gördüğümüz her yer güneş olurdu. Ama biz şiddet-i zuhurundan ve her yeri kaplamasından dolayı güneşi göremezdik. Bunun gibi Allah da her yerde isim ve sıfatlarıyla hazır ve nazırdır. Fakat nihayetsiz büyüklüğünden dolayı gizlenmiştir. Dünya o yüceliğin görünmesini kaldıracak kabiliyetten yoksundur. Bu yüzden Musa (as) Allah'tan kendisine görünmesini dilediği hadiseyi Kur'anı Kerim bize şöyle anlatmaktadır:

Musa tayin ettiğimiz vakitte gelip de Rabbi ona hitap buyurunca: “Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım!” dedi. (Rabbi) buyurdu ki: “(Sen) beni (bu dünyada) asla göremezsin, fakat dağa bak, şayet (o) yerinde durabilirse, o takdirde (sen de) beni görebilirsin!” Derken Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça etti,. Musa da bayılarak (yere) düştü! Nihayet ayılınca: “(Rabbim!) Seni her noksanlıktan tenzih ederim! (Bu talebimden dolayı) sana tevbe ettim ve ben iman edenlerin ilkiyim!” dedi.4

Cenab-ı Hakk'ın "Beni asla göremezsin" buyruğu, Allah’ın görülmeyeceği anlamına değil, dünya gözünün ve insan bedeninin bu muazzam tecelliyi taşıyacak kapasitede yaratılmadığına işaret eder. Dağın bile tek bir tecelli ile parçalanıp dağılması, mutlak varlık karşısında maddi âlemin acziyetini kanıtlar. Hz. Musa'nın bayılması ve sonrasında tövbe etmesi ise, kulun haddini bilerek Allah’ın azametini ikrar etmesi ve O’nun rızasına tam bir teslimiyetle yönelmesi gerektiğini hatırlatır. Fakat nur âlemi olan Cennet'te Allah müminlere bu kabiliyeti verecek ve orada aradaki perdeler kalktığında müminler, inşaallah Allah'ı görmekle şerefleneceklerdir.

Özetle; bu münacat, Allah’ın eserleriyle her yerde hazır ve nazır olduğunu (zuhur), ancak zatının büyüklüğü ve ihtişamı sebebiyle insan duyuları tarafından doğrudan ihata edilemeyeceğini (ihtifa) en güzel şekilde özetler.

Kaynakçalar
  1. Bediüzzaman Said Nursi, Siracü’n-Nur, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 3

  2. Zebîdî, II, 72; V, 137; Şevkânî, s. 450

  3.  Kaf, 50/16

  4. Araf, 7/143


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız