Bu konuda temel referans, Bediüzzaman Hazretleri'nin görüş ve düşünceleri ile telif ettiği Risale-i Nur eserleridir. Hz. Üstad bazı yerlerde şöyle demektedir:
"...selef-i sâlihînin bıraktığı kudsî tefsîrler iki kısımdır. Bir kısmı, ahkâma dâir tefsîrlerdir. Diğer bir kısmı da, âyât-ı Kur’âniyenin hikmetlerini ve îmân hakîkatlerini tefsîr ve îzâh ederler. Selef-i sâlihînin bu türlü tefsîrleri çoktur. Hususan Gavs-ı A‘zam Şâh-ı Geylânî (rh), İmâm-ı Gazâlî (rh), Muhyiddîn-i Arabî (rh), İmâm-ı Rabbânî (rh) gibi zevât-ı kirâmın eserleri, bu kısım tefsîrlerdir. Bilhassa Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf’i de, bu tarz bir nevi‘ ma‘nevî tefsîrdir. İşte Risâle-i Nûr, bu tarz tefsîrlerin en yükseği, en mümtâzı ve en müstesnâsıdır. İşte madem bu tarz tefsîrler mütedâvildir, kimse ilişmiyor. Risâle-i Nûr’a da ilişmemek lâzımdır. İlişenler, Kur’ân’a ve ecdada düşmanlıklarından ilişirler.
Risâle-i Nûr, erkân-ı îmâniyeyi ve âyât-ı Kur’âniyeyi tefsîr ederek öyle bir tarzda beyân eder ki, hiçbir münkir, hiçbir dinsiz, o hakîkatleri inkâr edemez. Hem riyâzî bir kat‘iyetle isbat eder, göze gösterir. Aklı doyurur, letâifi kandırır. Artık hiçbir îmânî ve Kur’ânî hakîkati inkâra mecâl kalmaz. Bundan dolayıdır ki, dinsizler, komünistler, bu memleketlerde Risâle-i Nûr varken mel‘ûnâne fikirlerini sâha-i tatbîke koyamadıklarından ve bir ma‘nevî bekçi gibi Risâle-i Nûr dâimâ karşılarına çıktığından, Risâle-i Nûr’un her vecihle neşrine sed çekmeyi gaye edinmişlerdir.
Risâle-i Nûr, tahkîkî îmân dersleri verir. Şâkirdlerini her türlü fenâlıktan alıkor. Kalblere doğruluk aşılar. Onu hakkıyla anlayan, artık fenâlık yapamaz. Onun içindir ki, bugün memleketin her tarafındaki Risâle-i Nûr talebeleri, âsâyişin ma‘nevî muhâfızı hükmündedirler. Şimdiye kadar hiçbir hakîkî nûr talebesinde âsâyişe münâfî bir hareket görülmemiş. Âdetâ nûr talebeleri, zâbıtanın ma‘nevî yardımcısı olmuşlardır. Risâle-i Nûr talebelerinin rızâ-yı İlâhîden ve a‘mâl-i uhreviyeye müteveccih olmaktan başka düşünceleri yoktur."1
Bediüzzaman Hazretleri'nin Lem'alar mecmuasına derc ettiği ve talebesi Şefik Efendi'nin yazmış olduğu mektubun bir kısmı şöyledir:
İşte bu Elmas, Cevher, Nûrların ikinci kerâmetini isbat ile, üç yaşından sekiz yaşına kadar akrabalarım ve evlâdım, bu Elmas, Cevher, Nûrlar için fedâkârâne ve bu yolda hayatlarını hiç düşünmeden fedâ edeceklerini isbat ederim. Çünkü bu Elmas, Cevher, Nûrları okurken hepsi başıma toplandı. Onları sevdim ve birer çay verdim; bu Elmas, Cevher, Nûrları okumaya devam ettim. Hepsi birden “Bu nedir? Bu yazı nasıl yazıdır?” sordular.
Ben dedim: “Bu Elmas, Cevher, Nûrdur” diye bunları okumaya başladım. Onuncu Söz’ü okurken, saatler geçmiş. Çocuklar merakından, anlayamadıkları zaman hemen bendenize soruyorlardı. Ben bu Elmas, Cevher, Nûrları onların anlayabileceği şekilde îzâh ederken, çocukların renkleri, renk renk oluyordu, güzelleşiyorlardı. Bendeniz de çocukların yüzlerine baktıkça hepsinde de, ayrı ayrı nûrlu Said görüyordum.
“Nûr hangisi, Cevher hangisi, Elmas hangisi?” diye soruyorlardı.
Ben de, “Nûr, bunları okumaktır. Bakınız, sizde bir güzellik meydana geldi.” Onlar da birbirinin yüzlerine baktılar. Tasdîk ettiler.
“Ya Elmas nedir?” “Bu sözleri yazmaktır. Yani yazdığınız zaman sizin yazılarınız elmas gibi kıymetli olur.” Tasdîk ettiler.
“Ya Cevher nedir?” “İşte o da, bu kitaplardan aldığınız îmândır.” Hepsi birden şehâdet getirdiler. Bu sohbette üç dört saat geçmiş, bendeniz farkına varmadım. “İşte Elmas, Cevher, Nûr budur!” dedim. Tasdîk ettiler. Hepsi birden bana bakıyorlardı ve “Bunu kim yazdı?” diyorlardı.2
İzah ve Anlama Meselesi
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin, Risale-i Nur’un izah edilmesini yasakladığına dair iddia, Şefik Efendi’nin yukarıdaki mektubu ile çürümektedir. Mektupta Şefik Efendi, çocukların anlayamadığı yerleri kendisine sorduğunu ve kendisinin de "onların anlayabileceği şekilde izah ettiğini" açıkça ifade etmektedir. Üstelik bu mektup, bizzat Hazret-i Üstad tarafından "Lem’alar" gibi temel bir esere dâhil edilerek tasvip görmüştür. Eğer izah yasak olsaydı, Üstad bu yöntemi uygulayan bir talebesinin mektubunu eserlerine almazdı.
Hazret-i Üstad’ın esas hassasiyeti, Risale-i Nur’un yerine başka eserlerin ikame edilmesi ya da metnin aslından koparılarak tahrif edilmesidir. Yukarıdaki birinci metinde de belirtildiği gibi Risale-i Nur; aklı doyuran, latifeleri kandıran ve "riyazi bir kat'iyetle" iman hakikatlerini ispat eden bir tefsirdir. Bu yüksek hakikatlerin her seviyedeki insanlara ulaştırılması için yapılan samimi izahlar, aslında Risale-i Nur’un neşrine hizmet eder.
Kur'an'ın bir Nuru olan Risale-i Nur'daki Manevi Tesir
Risale-i Nur sadece akla hitap etmez; aynı zamanda "kalplere doğruluk aşılar" ve "letaifi kandırır." Şefik Efendi’nin çocuklara "Nûr, bunları okumaktır" demesi ve çocukların yüzünde bir güzellik belirmesi, okumanın başlı başına manevi bir gıda ve iksir olduğunu gösterir.
Risale-i Nur "tahkiki iman dersleri" verir. Bu dersler bir bütündür; bazen bir kelime ruhu aydınlatırken, bazen derin bir izah aklı tatmin eder. Hiç anlamadığını düşünen bir kimse bile, o nurani atmosferden manevi bir hisse alır.
Sonuç olarak; Hazreti Üstad’ın ve talebelerinin uygulamaları, Risale-i Nur’un muhtaç olanlara anlayacakları dille izah edilmesini desteklemektedir. Okumak ise hem bir anlama faaliyeti hem de ruhun, kalbin ve diğer manevi duyguların doğrudan istifade ettiği kudsî bir meşguliyettir.
Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ’caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 280
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 318-319

