Öncelikle şunu bilmek gerekir ki İslam, temelde bilime göre şekillenen bir din değildir. Kur’an veya hadisler birer bilim kitabı olma amacı taşımazlar. Bilimsel bilgiler zamanla değişebilir ve gelişebilir. Bu sebeple, eğer İslami bir bilgi açık ve sahih bir ayet ya da hadise dayanıyorsa, esas olan o naslardır. Nitekim tarih boyunca bilimsel olarak sonradan keşfedilen bazı gerçeklerin, daha önce ayet ve hadislerde işaret edildiği görülmüştür.
Bu konuda detaylı bilgi için lütfen bakınız;
KUR’AN İLE BİLİM ARASINDA GÖRÜNEN ÇELİŞKİLER NASIL DEĞERLENDİRİLMELİDİR?
KUR'AN-I KERİM'İN BİLİMSEL MUCİZELERİ NELERDİR?
Ancak dünyanın yaşıyla ilgili "7000 yıl" meselesi bu tür kesin ve açık naslardan değil, bazı zayıf rivayetlerden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle konuya sağlıklı yaklaşabilmek için öncelikle bu rivayetlerin kaynağını, sıhhatini ve nasıl anlaşılması gerektiğini inceleyelim.
İlgili Rivayet ve Sıhhati
Sahâbi Dahhâk b. Ziml’in rivayet etmiş olduğu uzun bir hadiste kendisi şunu aktarmıştır:
Ben gördüğüm bir rüyayı Resullullah (asm)’a anlattım. Bu rüyada Peygamber (asm) yedi basamaklı bir minberin en üst basamağında idi. Hz. Peygamber bunu yedi basamaklı gördüğün minber şu dünyanın ömrü olan yedi bin senedir, ben de onun son bininde olacağım.” şeklinde yorumladı.
Suyûti ve Sehavî, ilgili rivayetin isnadının zayıf olduğunu ifade etmişlerdir. İbn Hacer, cidden zayıf değerlendirmesi yaparken İbnu’l-Esîr ve İbnu’l-Cevzî mevzu olduğuna dikkat çekmişlerdir.
Kim bir din kardeşinin Allah yolunda bir ihtiyacını görürse, Allah Teala onun için, gündüzlerini oruçla, gecelerini de ibadetle geçirmişçesine, şu dünyanın yedi bin yıllık ömrü miktarınca sevap yazar.
Dünyanın ömrü, ahiret günlerinden yedi gündür. Allah Teala buyurdu ki: 'Senin Rabbinin yanındaki bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir.
Rivayetleri incelediğimizde "Dünyanın ömrü ahiret ömürlerinden yedi gündür. Bir ahiret günü de bin seneye bedeldir" tarzında bir ifadeye denk gelsek de bu rivayet sahih olmadığı, alimlerin bunları sıhhat açısından zayıf, cidden zayıf ve mevzu olarak değerlendirdiklerini görmekteyiz. Hatta, alimlerimizin insanlar yanlışlıkla bunu hadis zannedip aldanmasın diye uydurma hadisleri bir araya getirdikleri eserlerde de yer almaktadır.1
Meşhur hadis alimi Ebu’l-Ferec İbnü’l-Cevzî uydurma hadisleri bir araya getirdiği Kitâbu’l-Mevdûât isimli eserinde bu rivayete yer verir ve şu ifadeleri kullanır: “Bu hadis Rasulullah Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) iftiradır. Senedindeki Âla bin Zeydel yalancılıkla itham edilmiştir. Ali b. Medînî de bu ravi hakkında “kendisi hadis uyduran birisidir” demiştir. Yine İbn Hibban da “kendisinden hadis rivayet etmek helal değildir” ifadelerini kullanmıştır.2
İbn Asakir, Deylemi ve Suyutî gibi bazı âlimler, daha çok ikincil ve üçüncül hadis kaynaklarında yer alan bazı rivayetleri hadis olarak kabul edip eserlerine almışlardır. İbn Asakir, Deylemi ve Suyuti gibi isimlerin bu yaklaşımına benzer şekilde, Bediüzzaman Hazretleri de bu rivayeti eserine almış ve üzerinde bir tahlil yapmıştır.
Peki Bu Meseleye Yaklaşım Tarzımız Nasıl Olmalı?
Öncelikle bilinmelidir ki Bediüzzaman Hazretleri sadece bir muhaddis değil, aynı zamanda güçlü bir kelamcıdır ve bu rivayete de kelamcı nazarıyla yaklaşmaktadır. Bir kelamcı, bir rivayeti incelerken senet kritiğini, ravi tenkidini ve metin tenkidini bilir. Yani rivayetin kimler tarafından aktarıldığını, bu ravilerin güvenilirliğini ve metnin içeriğini çok yönlü şekilde değerlendirir. Bu açıdan bakıldığında, hadisin sıhhat derecesi hakkında bir kanaate ulaşır. Ancak bununla da yetinmez, rivayeti ayrıca akli bir muhakemeye tabi tutar. Çünkü bir rivayet lafzen zayıf hatta uydurma olsa bile, mana bakımından doğru olabilir. Bu sebeple kelamcı, metni mana yönüyle ele alır ve doğruluk payı bulunup bulunmadığını araştırır. Nitekim örneğin bir râvî zayıf veya güvenilmez kabul edilse bile, naklettiği sözün mutlaka yanlış olduğu söylenemez. Doğruyu aktarmış olma ihtimali de vardır. Bu yüzden kelamcılar meselelere daha kuşatıcı bir bakışla yaklaşırlar. Zaten Bediüzzaman Hazretleri de bu konuya dair kaleme aldığı risalede özellikle "hadis" ifadesini değil, daha ihtiyatlı bir şekilde "rivayet", "rivayet-i meşhûre" ifadelerini kullanmaktadır.
Bediüzzaman Hazretleri'nin Meseleye Yaklaşımı ve Kur'an'da Zaman Kavramı
Bediüzzaman Hazretleri bu rivayeti eserine alıp tahlil etmesi ve mana itibariyle kritiğe tabi tutması sebebiyle, onun bu rivayeti sahih kabul ettiği veya sıhhat derecesi bakımından doğruladığı söylenemez. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri böyle bir iddiada bulunmaz. Rivayet-i meşhûrede şöyle geçer deyip asıl olarak manasına odaklanır ve onu kelamcı nazarıyla değerlendirmektedir.
Ve bu sırra binâen, fetret-i mutlakanın zamanı ihraç edildikden sonra, rivâyet-i meşhûre ile zaman-ı Âdemden kıyâmete kadar eyyâm-ı şer‘iye ile ta‘bîr edilen yedi bin seneden...3
Bediüzzaman Hazretleri Kur'an'ın ayet sayısı ile insanlığın ömrü arasında bir bağlantıya işaret etmektedir. Yani rivayetin senedinden çok ifade ettiği anlam üzerinde durarak, içerdiği mananın doğruluk ihtimalini inceler. Şimdi Bediüzzaman Hazretlerinin konu ile ilgili aktardıklarını inceleyecek olursak;
İkinci Esas: Ma‘lûmdur ki, küre-i arzın mihveri üstünde hareketiyle gece ve gündüzler ve medâr-ı senevîsi üstündeki hareketiyle seneler hâsıl oluyor.4
Burada "küre-i arz" denilen şey, içinde yaşadığımız Dünya’dır. Basitçe anlatırsak, Dünya kendi ekseni etrafında döndüğü için gece ve gündüz oluşur. Yani bir tam dönüşünü yaklaşık 24 saatte tamamlar ve buna bir gün denir. Aynı zamanda Dünya, Güneş’in etrafında da döner. Bu dönüşünü ise yaklaşık 365 günde tamamlar ve buna da bir yıl denir.
Güneşle beraber her bir seyyârenin, belki de sevâbitin ve Şemsü’ş-şümûs'un dahi her birinin mihveri üstünde eyyâm-ı mahsûsalarını gösteren bir hareketi ve medârı üzerinde deverânı dahi bir nevi‘ seneleri gösteriyor.5
Yani nasıl ki dünya kendi ekseni etrafında dönünce gün, güneş etrafında dönünce yıl oluşuyorsa, aslında güneşle birlikte bütün gezegenler ve yıldızlar için de benzer bir durum vardır. Her gezegenin ve yıldızın kendi ekseni etrafında bir dönüşü vardır. Bu onların “gününü” oluşturur. Aynı şekilde bağlı olduğu sistem içinde yaptığı büyük dönüş de onun “yılını” meydana getirir.
Mesela Jüpiter’in bir günü yaklaşık 10 saat sürerken, güneş etrafındaki bir turu yani yılı yaklaşık 12 dünya yılına yakındır. Neptün’de ise bir gün yaklaşık 16 saat, bir yıl ise 165 dünya yılına kadar uzar. Yani her gök cisminin kendine göre bir zamanı vardır ve gün ile yıl kavramları buna göre değişir. Bu yüzden, Allah’ın hem Dünya’nın hem de bütün kâinatın yaratıcısı olması sebebiyle, Kur’an’da geçen "gün" ve "yıl" ifadeleri sadece Dünya’ya göre değil, farklı varlıkların zaman ölçülerine göre de anlaşılabilecek geniş bir anlam taşımaktadır.
Ve Hâlik-ı Arz ve Semâvât’ın hitâbât-ı ezeliyesinde o eyyâm ve seneleri dahi irâe ettiğine bir delil şudur ki: Furkān-ı Hakîm’de ثُمَّ يَعْرُجُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ ٭ تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ âyetleri isbat ediyorlar.6
Ayetlerin meali şöyledir:
Gökten yere (her) işi, (O) tedbîr (ve idâre) eder; sonra (bu işler), mikdârı sizin saymakta olduklarınıza göre bin yıl tutan bir günde, ona (Cenâb-ı Hakk'ın ta'yin buyurduğu yüksek makama) çıkar.7
Melekler ve Rûh (Cebrâîl), mikdârı elli bin sene olan bir günde O'na (arşına) çıkarlar.8
Yani biz, içinde yaşadığımız dünya ile irtibatlı olduğumuz için gün ve yıl kavramlarını ona göre ölçüyoruz. Bir gün 24 saat, bir yıl 365 gün olarak kabul ediyoruz. Fakat Allah bütün kâinatın sahibi olduğu için, ezelî hitabında yalnızca Dünya’nın zaman ölçüsünü esas almak zorunda değildir. Dilerse başka bir yıldızın ya da gezegenin zamanına göre de ifade kullanabilir. Nitekim bazı ayetlerde bir günün bizim hesabımıza göre bin yıl gibi olduğu, başka bir yerde ise elli bin yıl gibi olduğu belirtmektedir. Bu da bize, zaman kavramının kâinatta tek tip olmadığını, bulunduğumuz yere ve bağlı olduğumuz sisteme göre değişebildiğini gösterir.
Evet, kış günlerinde, şimâl taraflarında, gurûb ve tulû‘ mâbeyninde dört saatlik günden ve bu iklîmde kışta sekiz-dokuz saatlikten ibâret olan eyyâmlardan tut, tâ güneşin mihveri üstünde bir aya yakın mahsûs gününden tut, hatta kozmoğrafyanın rivâyetine göre ‘Rabbü’ş-Şi‘râ’ ta‘bîriyle Kur’ân’da nâmı i‘lan edilen ve şemsimizden büyük ‘Şi‘râ’ nâmında diğer bir şemsin, belki bin seneden ibâret olan gününden tut, tâ Şemsü’ş-şümûs'un mihveri üstündeki elli bin seneden ibâret bir tek yevmine kadar eyyâm-ı Rabbâniye var.9
Aynı dünya üzerinde bile günlerin uzunluğu her yerde aynı değildir. Mesela kutuplara doğru gidildikçe, kışın gündüz süresi çok kısalır. Bazı yerlerde sadece birkaç saat gündüz olur, geri kalan saatler gece olur. Hatta bazı bölgelerde günler çok uzar veya çok kısalır. Bu bile bize, "gün" dediğimiz şeyin aslında sabit değil, bulunduğumuz yere göre değişebilen bir kavram olduğunu gösterir.
Bunun gibi, sadece Dünya’da değil, diğer gezegenlerde ve yıldızlarda da durum farklıdır. Her bir gök cisminin kendi ekseni etrafında dönüş süresi farklı olduğu için, onların günleri de birbirinden farklıdır. Mesela Güneşin kendi etrafındaki bir dönüşü yaklaşık bir aya denk gelir. Daha büyük yıldızlarda ise bu süre çok daha uzun olabilir. Metinde geçen "Şi‘râ"10 gibi yıldızların veya “Şemsü’ş-şümûs” (Güneşler güneşi, en büyük güneş) gibi çok büyük sistemlerin bir günü, bizim hesabımıza göre binlerce hatta on binlerce yıla karşılık gelebilir.
İşte semâvât ve arzın Rabb’i, o Şemsü’ş-şümûs'un ve Şi‘râ’nın Hâlik’ı hitâb ettiği vakit, o semâvât ve arzın ecrâmına ve âlemlerine bakan kudsî kelâmında o eyyâmları zikreder. Ve etmesi gāyet yerindedir.
Madem eyyâmın lisân-ı şer‘îde böyle ıtlâkātı var. İlm-i tabakātü’l-arz ve coğrafya ve târîh-i beşeriyet ulemâsınca, nev‘-i beşerin yedi bin sene değil, belki yüz binler sene geçirdiğini teslîm de etsek, “Âdem’den kıyâmete kadar ömr-ü beşer yedi bin senedir” olan rivâyet-i meşhûrenin sıhhatine ve beyân ettiğimiz altı bin altı yüz altmış altı sene nûr-u Kur’ân hüküm-fermâ olduğuna münâfî olamaz ve cerh edemez. Çünki eyyâm-ı şer‘iyenin, dört saatten, elli bin seneye kadar hükmü ve şumûlü var.11
Allah, hem göklerin hem de yerin yaratıcısı olduğu için, hitabında sadece bizim dünyaya göre bildiğimiz zaman ölçülerini kullanmak zorunda değildir. Kâinattaki her varlığın, gezegenlerin, yıldızların ve daha büyük sistemlerin kendine ait “günleri” olduğu için, Allah dilerse bunlardan herhangi birinin zaman ölçüsünü esas alarak ifade kullanabilir. Bu yüzden Kur’an’da geçen “gün” kavramı, sadece bizim 24 saatlik günümüzle sınırlı değildir. Çok daha geniş ve farklı anlamlara gelebilir.
Bu noktadan bakınca, insanlığın yaşıyla ilgili olarak bilim insanlarının yüz binlerce yıl dediğini kabul etsek bile, "Âdem’den kıyamete kadar yedi bin yıl" şeklindeki rivayetle bir çelişki ortaya çıkmaz. Çünkü burada geçen "yıl" veya "gün" ifadeleri, bizim bildiğimiz zaman birimleriyle birebir aynı olmak zorunda değildir. Şeriatta "eyyâm" yani gün kavramı, dört saatten elli bin seneye kadar uzanabilen geniş bir anlam taşır. Dolayısıyla bu rivayet, farklı bir zaman ölçüsüne göre ifade edilmiş olabilir. Bu açıdan bakıldığında, rivayeti tamamen reddetmeyi gerektiren bir durum yoktur. Aksine, zaman kavramının izafî (göreceli) oluşu dikkate alındığında, farklı şekillerde anlaşılması mümkün hâle gelmektedir.
Son olarak Bediüzzaman Hazretleri şöyle demektedir:
Fakat nefsül’emirdeki eyyâmın hakîkati, o rivâyet-i meşhûrede hangisi olduğu şimdilik bu dakika kalbime inkişâf ettirilmedi. Demek o sırrın inkişâfı münâsib değil.12
Yani Bediüzzaman Hazretleri "eyyâm" (günler) kavramının hakikatte hangi zaman ölçüsüne göre kastedildiği, bu rivayette tam olarak açıklanmamıştır ve kendisine de bu mesele açıkça bildirilmemiştir. Yani bu işin sırrı şu an için kapalı bırakılmıştır. Dolayısıyla burada kesin bir zaman hesabı vermek yerine, meselenin yoruma açık olduğu ifade edilmektedir.
Bu açıdan bakıldığında, modern bilimin insanlık tarihi için yüz binlerce yıl gibi süreler öngörmesini kabul etsek bile, rivayette geçen "7000 yıl" ifadesiyle doğrudan bir çelişki oluşmaz. Çünkü bu 7000 yılın hangi "gün" veya hangi zaman ölçüsüne göre söylendiği kesin olarak bilinmemektedir. Zaman kavramının farklı varlıklar ve sistemler için değişken olabileceği düşünüldüğünde, bu rivayet muallak kalır. Yani ne kesin şekilde reddedilir ne de dar bir anlamda sabitlenir. Bu yüzden, eldeki bilgilerle bu rivayeti tamamen çürütecek bir durumdan söz edilemez.
Değerlendirme
Öncelikle "dünyanın yaşı 7000 yıl" şeklindeki ifade, sahih ve kesin bir hadis ya da ayete dayanmadığı için İslam’da bağlayıcı bir bilgi değildir. Aksine, birçok âlim tarafından zayıf hatta uydurma kabul edilen rivayetlere dayanmaktadır. Bununla birlikte, İbn Asakir, Deylemi ve Suyutî gibi bazı âlimler bu rivayetlerden bazılarını hadis olarak kabul etmişlerdir fakat özellikle Bediüzzaman Hazretleri bu tür rivayetleri doğrudan doğrulamak yerine, onların ifade edebileceği muhtemel anlamları kelamî bir bakış açısıyla değerlendirmiştir. Özellikle Kur’an’da zaman kavramının izafî olduğuna dair işaretler (bir günün bin veya elli bin yıl gibi farklı süreler olarak ifade edilmesi) dikkate alındığında, bu tür rivayetlerde geçen "yıl" ve "gün" kavramlarının bizim bildiğimiz zaman ölçüleriyle birebir örtüşmeyebileceği anlaşılmaktadır. Bu nedenle modern bilimin insanlık tarihiyle ilgili ortaya koyduğu uzun zaman dilimleri ile bu rivayet arasında zorunlu bir çelişki yoktur. Mesele zaman kavramı açısından, kesin bir hükümden ziyade yoruma açık, özelliği tam olarak bilinmeyen bir konudur.
İnsanlardan Önce Başka Varlıklar Var Mıydı? sorusuna değinecek olursak;
İslam inancına göre, insan ilk akıllı ve sorumlu varlık değildir. Ondan önce de Allah’ın yarattığı farklı varlık türleri vardır. Bu varlıkların başında cinler gelir. Kur’an-ı Kerim’de cinlerin ateşten yaratıldığı ve insanlar gibi akıl sahibi oldukları bildirilir.13 Bu yönüyle cinler de tıpkı insanlar gibi iyiyi ve kötüyü seçme özgürlüğüne sahiptir. Dolayısıyla onlar da bir imtihana tabidir. Nitekim cinler arasında inananlar olduğu gibi inkâr edenler de vardır. Bu durum, onların da sorumlu varlıklar olduğunu ve bir imtihandan geçirildiklerini gösterir.
Melekler ise farklı bir konumdadır. Onlar nurdan yaratılmıştır ve Allah’ın emirlerine karşı gelmezler. İrade sahibi olmalarına rağmen günah işleme gibi bir eğilimleri yoktur. Bu nedenle melekler için insan ve cinlerde olduğu gibi bir imtihan söz konusu değildir. Onlar sürekli Allah’a ibadet eder ve verilen vazifeleri eksiksiz yerine getirirler.
Netice itibarıyla İslam inancına göre insanlardan önce de bazı varlıklar yaratılmıştır. Cinler akıl ve irade sahibi oldukları için imtihana tabi tutulmuşlardır. Melekler ise günah işlemeyen varlıklar olduklarından imtihan edilmezler. Bunun dışında, şuurlu ve imtihana tâbi başka bir varlık çeşitine dair İslâmî kaynaklarda açık bir bilgi bulunmamaktadır.
Bu konuda detaylı izah için lütfen bakınız:
İNSAN, CİN VE MELEKLER DIŞINDA VARLIK TÜRLERİ VAR MIDIR?
Ebû’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Kitâbu’l-Mevdûât Mine’l-Ehâdîsi’l-Merfûât, Advâu’s-Selef, Baskı: 1, 1997, Riyad, 3/562.
Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 136.
Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 136.
Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 136.
Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 136.
Secde, 32/5.
Me'âric, 70/4.
Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 136.
Bazı Câhiliye Arapları’nın taptığı yıldız, samanyolunun en parlak yıldızı. Gökyüzünün en parlak yıldızı kabul edilen Şi‘râ güneşten yirmi üç kat daha parlak, elli kat daha büyüktür ve dünyadan 8,7 ışık yılı (51 trilyon mil) uzaklıktadır. Bu mesafe dünya ile güneş arasındaki 149 milyon kilometrelik uzaklığın 1 milyon katıdır. Şubat ve mart aylarında Şi‘râ dünyanın her yerinden görülebilir. Murat Sülün, "Şi‘râ", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2010, c. 39, s. 180-181.
Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 137.
Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 137.
Rahmân, 55/15.

