Sorduğunuz soruları tek tek inceleyecek olursak;
1. Kur’an-ı Kerim Neden Arapça Olarak Okunmalıdır?
Kur’an-ı Kerim Arapça olarak indirilmiştir. Yani Allah kendi kelâmını -sözünü- özellikle bu dil üzerinden insanlığa bildirmeyi dilemiştir. Bu yüzden Kur’an’ın Arapça metni, doğrudan Allah'ın sözüdür. Çünkü Allah bize bildirmek istediklerini o dilde, o dilin inceliklerine göre aktarmıştır. Arapça, kelime yapısı, kök sistemi ve ifade incelikleri bakımından çok zengin bir dil olduğu için aynı kelime birden fazla derin anlamı da içinde barındırabilir. Mesela "rahmet" kelimesi sadece "merhamet" demek değildir. İçinde "şefkat, bağışlama ve lütuf" gibi birçok anlam katmanını taşımaktadır. Başka bir dile çevrildiğinde bu anlamların ancak bir kısmı aktarılabilmektedir. Bu yüzden Türkçe veya başka dillerdeki mealler, Kur’an’ın kendisi değil, onun açıklaması ve tercümesidir. Nasıl ki bir şiir, bir roman bile başka dile çevrildiğinde ahengi ve inceliği tam korunamamaktadır. Kur’an da tam anlamıyla ancak indirildiği dil olan Arapça ile aslına uygun şekilde okunmuş olur.
Tabii ki bu durum, Kur’an’ın sadece Arapça okunup hiç anlaşılmadan bırakılması gerektiği anlamına gelmemektedir. Aksine, Arapça bilmeyen bir Müslümanın meallerden Allah’ın ne buyurduğunu öğrenmeye çalışması son derece önemlidir. Çünkü Kur’an sadece lafız olarak okunmak için değil, aynı zamanda anlaşılmak ve hayatımıza yön vermek için indirilmiştir. Bu yüzden herkes kendi dilinde yapılan tercümelerden faydalanmalı, mesajını kavramaya çalışmalıdır. Ancak "Arapçaya gerek yok, herkes kendi diline çevirsin, aslına ihtiyaç yok" demek bu noktada problemli bir yaklaşımdır. Çünkü tercümeler ne kadar başarılı olursa olsun, Kur’an’ın bütün anlam katmanlarını ve ifade inceliklerini tam olarak yansıtamazlar. Bu nedenle aslının korunması ve okunması vazgeçilmezdir.
Ayrıca Kur’an’ın lafızları yani Arapça kelimeleri bizzat Allah’ın kelâmı olduğu için, sadece anlam değil aynı zamanda manevi bir yön de taşımaktadır. İnsan sadece akıldan ve bedenden ibaret değildir. Ruhu ve duyguları da vardır. İşte bu yüzden Kur’an’ın Arapça lafızları, Allah'ın sözü olması hasebiyle insanın kalbine ve ruhuna doğrudan hitap eder, ona ayrı bir huzur ve manevi bir derinlik kazandırır. Nasıl ki güzel bir ezgiyi sadece sözleriyle değil, sesi ve ahengiyle de hissederiz. Kur’an da hem anlamıyla hem de lafzıyla insana tesir etmektedir. Bu nedenle en doğru yaklaşım, Kur’an’ı Arapça aslıyla okumak ve aynı zamanda meal ve tefsirlerle anlamaya çalışarak iki yönlü bir şekilde ondan istifade etmektir.
2. Namaz Ve Tesbihat Gibi İbadetler Neden Arapça Yapılmalıdır?
İbadetler İslam’ın en temel ve bütün Müslümanlar için ortak olan yönüdür. Bu yüzden ortak bir dil ile yapılması birlik ve bütünlük sağlamaktadır. Dünyanın neresine gidilirse gidilsin, bir Müslüman namaz kıldığında aynı sözleri söyler, bu da ümmet bilincini güçlendirmektedir. Arapça bu noktada sadece bir dil değil, ibadetin ruhunu taşıyan bir anahtar gibidir. Bir Müslüman, "Elhamdülillah", "Sübhanallah", "Allahu Ekber" dediğinde, sadece "Allah’a hamd olsun", "Allah noksan sıfatlardan uzaktır", "Allah en büyüktür" demekle kalmaz; aynı zamanda yüzyıllardır milyarlarca Müslümanın kalbinde oluşmuş manevi bir derinliği de ifade etmektedir. Mesela "Allahu Ekber" dediğinde sadece bir cümle söylemiş olmaz, insanın iç dünyasında Allah’ın büyüklüğünü hissetmesi, dünyadaki her şeyden üstün olduğunu kabul etmesi de bu sözle birlikte gelen anlamlardır. Ayrıca bu ifadelerin anlamlarını öğrenmek zor değildir, kısa sürede kavranabilir. Böylece kişi hem ne söylediğini bilir hem de ibadetin aslına uygun şeklini korur. Bu da ibadetin hem bilinçli hem de ümmet şuuruyla yapılmasını sağlar.
Fakat "bu ifadelere ne gerek var, herkes kendi diline çevirsin, aslı terk edilsin" demek yine problemli bir bakış açısıdır. Çünkü ibadet sadece bireysel bir eylem değil, aynı zamanda bütün Müslümanları ortak bir noktada buluşturan evrensel bir bağdır. Öğrenimi basit olan, hatta kişi anlamını tam bilmese bile zamanla öğrenebileceği bu lafızlar, ibadet dili olarak korunup Müslümanlara birlik şuuru kazandırır. Bu yüzden en sağlıklı yaklaşım, bu ifadeleri aslıyla koruyarak kullanmak ve anlamlarını da öğrenerek ibadeti hem bilinçli hem de manevi yönden zengin bir şekilde yaşamaktır.
3. Anlamadan Okumak Yerine Meali Okumak Mı Daha Faziletlidir?
Fazilet, Arapça lafzı tamamen terk etmek değildir. Çünkü ibadetin önemli bir kısmı doğrudan Kur’an’ın lafzına dayanmaktadır. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (sav) bir hadisinde şöyle buyurmaktadır:
Kim Kur’ân-ı Kerîm’den bir harf okursa, onun için bir iyilik sevabı vardır. Her bir iyiliğin karşılığı da on sevaptır. Ben, elif lâm mîm bir harftir demiyorum; bilâkis elif bir harftir, lâm bir harftir, mîm de bir harftir.1
Bu ve benzeri rivayetler, sevap yönünün özellikle Kur’an’ın lafzının okunmasıyla ilgili olduğunu göstermektedir. Meal okumak ise sevap bakımından bu şekilde değildir. Çünkü o, Allah’ın kelâmının birebir kendisi değil, açıklamasıdır. Bu noktada şöyle denebilir: Meal daha çok akla hitap eder, anlamayı sağlar. Arapça lafız ise ruha, kalbe ve manevi duygulara hitap eder. Bu yüzden asıl fazilet, bu ikisini birleştirmektir. Yani Kur’an’ı Arapça olarak okuyup sevabını almak ve aynı zamanda meal ve tefsirle anlamaya çalışarak hayatımıza yön vermektir.
Bediüzzaman Hazretleri bu konuda kendisine sorulan "Kur’an ve tesbihatın lafızları sadece birer araç (elbise) ise, anlam daha önemli olduğundan herkesin kendi dilinde söylemesi daha faydalı olmaz mı?" sorusuna -mana olarak- şöyle cevap vermektedir:
Kur’an’ın ve tesbihatın lafızları, basit bir elbise gibi sonradan giydirilmiş şeyler değildir. Aksine, canlı bir bedenin derisi gibi onunla bütünleşmiştir. Yani bu lafızlar değiştirildiğinde, sadece kelimeler değil, onların taşıdığı manevi tesir de zarar görür. İnsan sadece akıldan ibaret değildir. Kalp, ruh ve diğer manevi duygular da vardır. Bu duyguların her biri Kur’an’ın lafızlarından farklı şekillerde beslenmektedir. Bediüzzaman Hazretleri bizzat kendi tecrübesinde, bir sureyi tekrar tekrar okuduğunda aklın bir noktadan sonra durduğunu ama kalp ve diğer latifelerin okumaya devam ederek farklı manevi hazlar aldığını ifade etmektedir. Yani her tekrar sadece anlam için değildir. Lafzın kendisi de insana sürekli bir feyiz vermektedir. Eğer bu lafızlar başka dillere çevrilirse, bu sürekli manevi beslenme kaynağı zayıflar. Ayrıca namaz ve ezan gibi ibadetlerde kullanılan bu ifadeler zamanla birer "isim ve sembol" haline gelmiştir. Bu yüzden değiştirilmeleri uygun değildir. Hele fazilet hiç değildir.2
4. Arapçanın Ne Gibi Hususiyetleri Cenab-ı Hakk’ın Bu Dili Murat Etmesine Vesile Olmuş Olabilir?
Dünya dilleri arasında Arapça en zengin ve en çok kelime içeren dillerden birisidir. Öncelikle Arapça "kök sistemi" (sarf yapısı) açısından çok gelişmiş bir dildir. Genelde üç harfli köklerden (masdar) türeyen kelimeler, aynı anlam ailesi içinde farklı incelikler ifade edebilmektedir. Bu da kısa bir ifadeyle çok katmanlı anlamlar vermeye imkân tanımaktadır. Ayrıca Arapçada kelime türetme ve çekim sistemi son derece esnektir. Fiil kalıpları (bablar) sayesinde bir eylemin farklı şekilleri, şiddeti, sürekliliği veya karşılıklılığı ince farklarla anlatılabilir. Bunun yanında i‘rab sistemi (kelime sonlarındaki hareke değişimleri) sayesinde cümledeki özne, nesne ve diğer unsurlar kelime dizilişine bağlı kalmadan anlaşılabilmektedir. Bu da ifadeye hem serbestlik hem de belagat (etkili anlatım) gücü kazandırır. Arapça aynı zamanda ses ve ahenk bakımından da güçlüdür. Harflerin mahreçleri ve kelimelerin ritmik yapısı, metnin hem okunmasını hem de ezberlenmesini kolaylaştırır. Bu özellikler, özellikle sözlü kültürde korunmayı ve aktarımı da desteklemektedir.3
Kısacası Arapça, hem anlam derinliği hem ifade esnekliği hem de ses yapısı itibariyle İlâhî mesajın çok yönlü ve etkili bir şekilde insanlara ulaştırılmasına en uygun bir dil olarak öne çıkmaktadır.
Sonuç Olarak
Kur’an-ı Kerim’in Arapça olarak indirilmesi, bu dilin Allah tarafından özellikle seçilmiş olmasıyla ilgilidir ve bu yüzden Kur’an’ın Arapça lafzı doğrudan İlâhî kelâm kabul edilir. Arapçanın kök sistemi, anlam zenginliği ve ifade incelikleri, İlâhî mesajın kapsamlı şekilde aktarılmasına imkân vermiştir. Bu nedenle tercümeler hiçbir zaman aslıyla aynı seviyede olamaz, sadece bir açıklama niteliği taşırlar. Ancak bu durum, meallerin okunmasını gereksiz kılmaz. Aksine her Müslümanın Allah’ın ne buyurduğunu anlamaya çalışması önemlidir. İbadetlerde Arapça kullanılması da Müslümanlar arasında birlik ve ortak bilinç oluşturur. Aynı zamanda bu lafızlar yüzyıllardır taşınan manevi bir derinliğe sahiptir ve insanın sadece aklına değil kalbine ve ruhuna da hitap ederler. Hadislerde bildirildiği gibi Kur’an’ın her bir harfinin sevap kazandırması da bu lafzın önemini gösterir. Bu yüzden "sadece anlam yeterlidir, Arapçaya gerek yok" demek eksik bir yaklaşım olur.
En selametli yol; Kur’an’ı Arapça aslıyla okuyarak hem sevap ve manevi feyiz almak, hem de meal ve tefsirlerle anlamını öğrenerek hayatımıza uygulamaktır. Böylece insan hem aklen hem kalben beslenir ve ibadetlerini daha bilinçli ve faydalı bir şekilde yerine getirmiş olur.
Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 16.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 166-167.
Emrullah Polat, "Kur’ân Dili Arapça’nın Yapısı ve Bazı Özellikleri", International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, say. 2, c. 9, 2014, s. 1795 - 1810.

