Dînî hakikatleri bilmekle, onları nefse kabul ettirip hayata geçirmek farklı şeylerdir. Bu sorunun cevabına, Asr-ı Saadet’ten ibretli bir sahne ile başlamak isabetli olur:
Resûlullah'ın (s.a.v.) kâtiplerinden ve seçkin sahâbîlerden Hanzala el-Üseyyidî (r.a.), bir gün ağlayarak Hz. Ebû Bekir'in (r.a.) yanına gelmişti. Hz. Ebû Bekir (r.a.) ona, “Nasılsın Hanzala?” diye sorunca O, “Hanzala münafık oldu! diye cevap verdi. Hz. Ebû Bekir (r.a.) şaşkınlığını gizleyemeyerek, “Sübhânallâh! Ne diyorsun?” dedi. Bunun üzerine Hanzala (r.a.), “Resûlullah'ın (s.a.v.) huzurunda iken O (a.s.m.) bize cennet ve cehennemi anlattığında onları gözümüzle görmüş gibi oluyoruz. Resûlullah'ın (s.a.v.) huzurundan ayrılıp çoluk çocuğumuza karışarak işlerimizin başına geçtiğimizde ise, o duyduklarımızın pek çoğunu unutuyoruz.” diye dert yandı. Ardından Hz. Ebû Bekir O'na, “Ey Hanzala! Allah'a yemin olsun ki biz de aynı durumdayız.” diyerek Allah Resûlü'ne (s.a.v.) gitmeyi teklif etti ve beraber gittiler. Hanzala (r.a.), Hz. Ebû Bekir'le (r.a.) paylaştığı sıkıntısını Resûlullah'a da (s.a.v.) arz etti. O'nu dikkatle dinleyen Hz. Peygamber (a.s.m.), bunun üzerine şöyle buyurdu:
Beni yaşatan Allah'a yemin ederim ki siz, her zaman yanımdan kalktığınız gibi kalsaydınız melekler, oturduğunuz yollar üzerinde ve yataklarınızda sizinle musafaha ederlerdi. Fakat ey Hanzala! (İnsan bu) Bazen öyle, bazen böyle!”1
Rahmet Elçisi'nin (a.s.m.) sözleri rahatlatmıştı Hanzala'yı (r.a.). Çünkü bu durum, münafıklık (veya riyakarlık) değil aksine her insanın gündelik hayatında yaşayabileceği bir durumdu.2
Bediüzzaman Hazretleri'nin; şeytandan iztiâzenin (Allah'a sığınmanın) hikmetlerini ve şeytanın aldatıcı oyunlarını anlattığı risalesi de konumuza ışık tutacaktır. Bir kısmını paylaşıp izah edelim:
Cenâb-ı Hak kütüb-ü semâviyede, beşere karşı cennet gibi azîm mükâfâtı ve cehennem gibi dehşetli mücâzâtı göstermekle beraber, beşeri pek çok irşâd ve îkāz, ihtâr ve tehdîd ve teşvîk ettiği halde, ehl-i îmânın, bu kadar esbâb-ı hidâyet ve istikamet varken, hizbüşşeytanın mükâfâtsız, çirkin desîselerine karşı mağlûb olmaları, bir zaman beni çok düşündürüyordu. Acaba îmân varken, Cenâb-ı Hakk’ın o kadar şiddetli tehdîdâtına ehemmiyet vermemek nasıl oluyor? Nasıl îmân gitmiyor? Nasıl اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَع۪يفًا (Şübhesiz ki şeytanın hilesi zayıftır.) sırrıyla şeytanın gāyet zayıf desîselerine kapılıp, Allah’a isyan ediyor? Hatta benim arkadaşlarımdan bazıları, yüz hakîkat dersini benden işittiği ve kalben tasdîkle beraber, bana karşı da fazla hüsn-ü zannı ve irtibâtı varken, kalbsiz ve bozuk bir adamın ehemmiyetsiz ve riyâkârâne iltifâtına kapıldı. Onun lehinde, benim aleyhimde bir vaz‘iyete geldi. “Fesübhânallâh!” dedim. “İnsanda bu derece sukūt olabilir mi? Ne kadar hakîkatsiz bir insan idi” diye o bîçâreyi gıybet ettim, günaha girdim.3
Burada anlatılan, insanın iman sahibi olsa bile bazen şeytanın zayıf hilelerine aldanabilmesidir. Hz. Üstad, Allah’ın semavî kitaplarda insanlara cennet gibi büyük bir mükâfatı ve cehennem gibi korkunç bir cezayı bildirdiğini, ayrıca çokça irşad, uyarı, korkutma ve teşvikte bulunduğunu söylüyor. Buna rağmen, iman edenlerin doğru yolda kalmaya yardım eden bu kadar sebep varken şeytanın karşılıksız, çirkin hilelerine yenilmesi O'nu düşündürmüştür.
Hatta bazı arkadaşları, bizzat Hz. Üstad'dan birçok hakikat dersini işittikleri, bunları kalben tasdik ettikleri ve O'na karşı da güçlü bir güven ve bağlılık taşıdıkları halde, değersiz ve riyakâr bir adamın küçük bir iltifatına aldanmıştır. O kişinin tarafını tutup Hz. Üstad’ın aleyhinde bir tavır almışlardır. Hz. Üstad bu hâli görünce çok hayret etmiş ve insanın bu derece düşmesine şaşırmıştır. Hz. Üstad bu duygularla, o zavallı kişi hakkında gıybet ettiğini ve günaha girdiğini söylüyor.
Sonra sâbık işaretlerdeki hakîkat inkişâf etti, karanlıklı çok noktalar aydınlandı. O nûr ile lillâhilhamd, hem Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın azîm tergîbât ve teşvîkātı tam yerinde olduğunu, hem ehl-i îmânın desâis-i şeytâniyeye kapılmaları, îmânsızlıktan ve îmânın zayıflığından olmadığını, ... hem benim o bîçâre arkadaşımın yüz ders-i hakîkati, bir herifin iltifâtına fedâ etmesi, düşündüğüm gibi çok sukūt ve dehşetli alçaklık olmadığını anladım. Cenâb-ı Hakk’a şükrettim ve o vartadan kurtuldum. Çünkü sâbıkan dediğimiz gibi, şeytan cüz’î bir emr-i ademî ile, insanı mühim tehlikelere atar. Hem insandaki nefis ise, şeytanı her vakit dinler. İnsandaki kuvve-i şeheviye ve gadabiye ise, şeytan desîselerine hem kābile, hem nâkile iki cihaz hükmündedirler.4
Önceki işaretlerdeki hakikatler açılınca karanlık noktalar aydınlanır. Bunları kısaca özetleyelim:
Yıkmak yapmaktan daha kolaydır. Şeytan ve ehl-i dalâlet, zayıf oldukları halde bu tahrip noktasında bazen ehl-i hakka üstün geliyor gibi görünür.
Şeytanın yaratılması ve insanlara musallat edilmesi, şer gibi görünse de, insanın kabiliyetlerinin gelişmesine ve mânevî yükselişine vesile olur. Şeytanla ve nefisle mücadele olmazsa insanın makamı sabit kalır, insan manevi olarak olgunlaşamaz.
Hayır ve güzellikler vücûda (varlığa) dayanır; şerler, dalâletler ve çirkinlikler ise ademden (yokluktan), bozmaktan ve terk etmekten doğar. Bu sebeple şeytanın yaptığı işler, hakikatte bir îcâd ve yaratma değil; hayrı terk ettirmek, şartları bozmak ve tahrîbe sebep olmaktır.
Müminlerin şeytanın hilelerine kapılması, imansızlıktan değil, insanın tehlikeye açık yaratılışındandır. Bir arkadaşın hakikat derslerini küçük bir iltifata feda etmesi de sanıldığı kadar korkunç bir düşüş sayılmaz; çünkü şeytan küçük bir vazifesini terk ettirmesiyle insanı büyük tehlikelere atar, nefis de şeytanı dinler. İnsandaki şehvet ve öfke duyguları da şeytanın hilelerine karşı hem alıcı hem verici cihazlar gibi çalışır. İnsanın bu zayıf noktaları bilip korunması gerekir.
Müslim, Tevbe, 12, (M6966)
Heyet, Hadislerle İslam, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2020, c.1 s.628
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.74
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.75

