Bahsi geçen yer şu şekilde geçmektedir:
Hem senin medâr-ı fahrin olan uhuvvet ve hürmet ve hamiyet gibi güzel hasletlerin, incecik bir zamana büyük bir sahrâdan bir parmak kadar yere inhisâr; ve hadsiz zamanda yalnız hazır saate mahsûs olduğundan sun‘î ve muvakkat ve sahtekâr ve asılsız ve gāyet cüz’î olup, senin insaniyetin ve kemâlâtın o nisbette küçülür. Hiçe iner. Fakat îmân ehlinin uhuvveti ve hürmeti ve muhabbeti ve hamiyeti, îmân cihetiyle mevcûd bulunan mâzî ve müstakbeli ihâta ettiğinden insaniyeti ve kemâlâtı o nisbette teâlî eder. Hem senin dünyaca muvaffakiyetin, elmasçı ve dîvâne olmuş bir Yahûdînin cam parçalarını elmas fiyatıyla aldığı gibi, sen de küçücük kısacık bir zamana, bir hayâta, uzun ve dâimî ve geniş bir hayâtın fiyatını verdiğin için, elbette o hat dâiresinde galebe edersin. Bir dakikaya bir sene kadar şiddetli hırs, muhabbet, intikām gibi hissiyâtla müteveccih olduğun için, ehl-i diyânete muvakkaten tefevvuk edersin.1
İnsanlar dinsiz de olsa kardeşlik, büyüklere hürmet ve yardımseverlik gibi duyguların güzelliğini bilirler. Eğer bu duyguları taşıyorsa onlarla iftihar ederler. Fakat dinsizliklerinin gereği olarak zaman ve hayatı bulunulan andan ibaret gibi telakki ederler.
Çünkü geçmiş zaman, içindeki yaşayanlar ve bütün hatıralarla beraber dönmemek üzere yok olup gitmiştir. Halbuki ehl-i iman geçmiş hiç bir hatıranın kaybolmadığına ve cennette ebediyen onlara tekrar kavuşacaklarına inanırlar.
Gelecek zaman ise, dinsizlerin nazarında karanlık, gelip gelmeyeceği meçhul ve şu an itibarıyla tamamen yok hükmendedir. Ve o karanlık gelecek bir gün kendisini ve bütün sevdiklerini yok edecektir. Halbuki ehl-i iman, gelecek zamanın da her şey gibi, kaderde mevcut olduğuna ve hikmetli bir şekilde vakti gelince vücut bulacağına inanırlar.
Dolayısıyla imansız insanların hayat algısı, içinde bulundukları bir an, bir saniye veya bir dakikadan ibaretmiş gibidir. Zamanın geçmiş ve geleceği kapsayan geniş manevî sahasını karanlık görüp algılayamazlar. Hayat onlar için şu andan ibarettir. Her şey şu anda yaşanmakta ve olup bitmektedir. Sevgi, şefkat, kardeşlik gibi hayatın güzellikleri de şu daracık zaman içinde yaşanmaktadır.
İşte böyle dar bir hayat anlayışı, insanın başkalarına karşı olan sevgi, şefkat, sadakat, himmet gibi güzel duygularının çok köklü olmasını engeller. Çünkü o duyguları hem çok dar bir zaman aralığı için kullanabilmekte, hem de bir gün ebedi sona ereceklerini düşünmektedir. İnsan ise fıtraten fani ve kısa şeylere değer veremediğinden bu gibi duygulara da hakiki değerlerini veremez, o duygularını koruyup geliştirmek için gereken özeni göstermez. Üstadın tabiriyle, yapmacık, sahte, köksüz, geçici ve küçük hisler haline gelirler. Dostlarına karşı gerçek sadakat ve vefayı elde edemez. Çünkü hep dar zamanlarda kullanılan ve geçici olan bir dostluğa sadakat gösterme ihtiyacını hakiki olarak hissedemez.
Halbuki ehl-i iman, Allah'a, ahiret ve kadere inandığı için, onun bakışında zaman dar bir çizgi olmaktan çıkar, geçmiş ve geleceği kapsayan ve ebediyen devam edecek olan üç boyutlu geniş, ferah bir saha olarak hakikatiyle görünür. Bu geniş ve ebedi saha içinde yaşanan her şeyin özellikle güzel duyguların kıymetleri paha biçilmez bir hal alır. Bütün sevgi, şefkat, dostluk, sadakat, arkadaşlık, kardeşlik, vefa duyguları, geniş zamanlarda yaşanan ve ebedi devam etmeye namzet olan çok değerli ilişkiler halini alır. Böylece o hisler, yapmacık değil fıtri, zayıf değil ruhta tamamen kökleşmiş bir şekilde sağlamlaşır. İnsan gerçek sevgi, dostluk ve muhabbetin lezzetini, ancak imanın kendisine kazandırdığı doğru bir kainat ve zaman anlayışıyla tadabilir. Küfür, dalalet ve inançsızlık, insanı bütün bu güzelliklerin hakiki ve samimi şekillerinden mahrum eder.
Bediüzzaman Said Nursi, Gençlik Rehberi, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.11

