Bu Hadis-i Şerif; Sahih-i Müslim, Taberani, Hakim’in Müsredrek’i, Beyhaki’nin Sünen’i gibi muteber hadis kaynaklarında geçmektedir. Şöyle ki:
حَدَّثَنَا أَبِي، حَدَّثَنَا عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ مُعَاذٍ الْعَنْبَرِيُّ حَدَّثَنَا أَبِي، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنْ نَافِعٍ، قَالَ: جَاءَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ إِلَى عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مُطِيعٍ حِينَ كَانَ مِنْ أَمْرِ الْحَرَّةِ مَا كَانَ زَمَنَ يَزِيدَ بْنِ مُعَاوِيَةَ فَقَالَ: اطْرَحُوا لِأَبِي عَبْدِ الرَّحْمَنِ وِسَادَةً فَقَالَ: إِنِّي لَمْ آتِكَ لِأَجْلِسَ، أَتَيْتُكَ لِأُحَدِّثَكَ حَدِيثًا سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ: ((مَنْ خَلَعَ يَدًا مِنْ طَاعَةٍ لَقِيَ اللَّهَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ لَا حُجَّةَ لَهُ، وَمَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً))
Bize Ubeydullah b. Muâz el-Anberî rivayet etti. (Dedi ki) Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) Bize Âsım -ki İbn Muhammed b. Zeyd'dir- Zeyd b. Muhammed'den, o da Nâfi'den naklen rivayet etti. Şöyle demiş: Abdullah b. Ömer, Zeyd b. Muâviye zamanında Harra vakası olup bittikten sonra Abdullah b. Mutî'e geldi. (İbn Mutî): Ebû Abdirrahmân'a bir yastık atın, dedi. (İbn Ömer): Ben sana oturmak için gelmedim. Sana bir hadis söylemeye geldim. Ben Resûlullah'ı (sallallâhu 'aleyhi ve sellem) "Her kim bir eli tâattan çıkarırsa kıyamet gününde Allah'a hiçbir hücceti olmadığı hâlde kavuşur ve her kim boynunda bir biat olmadığı hâlde ölürse, cahiliyet ölümü gibi (bir ölümle) ölür" buyururken işittim, dedi.1
Abdullah İbni Ömer (r.a.) tarafından rivayet edilen bu hadis, o dönemde yaşanan çalkantılı siyasi olayların merkezinde yer almıştır. Hadisin bizzat iletildiği kişi, Kureyş kabilesinin cesur simalarından Abdullah İbni Mutî’dir. Haksızlıklara karşı tavizsiz bir mizaca sahip olan İbn Mutî’, geçmişte Hz. Muâviye’nin (r.a.) Medine’ye vali olarak tayin ettiği Ziyâd İbni Ebîh’e şiddetle karşı çıkmış; bu muhalif kimliği nedeniyle de Emevîler, Yezîd’e biat alınacağı süreçte halkı kışkırtabileceği endişesiyle onu hapse atmışlardı. Ancak başta Abdullah İbni Ömer (r.a.) olmak üzere ileri gelen sahâbîlerin yoğun itirazları sonucunda hapisten çıkarılmıştır.
Yezîd halife ilan edildiğinde İbn Mutî’ bu duruma tepki olarak Medine’yi terk etmeyi planladı. İşte bu kritik noktada Abdullah İbni Ömer, (r.a.) onun yanına giderek yukarıdaki hadis-i şerifi hatırlattı ve onu birliğin bozulmasına yol açacak bir ayrılıktan vazgeçirdi. Ancak daha sonra, 683 yılında Yezîd’in içki kullanması ve namazı terk etmesi gibi gerekçelerle Hicaz’da isyan patlak verdiğinde; Abdullah İbni Mutî’ bu sefer muhâcirlerin kumandanlığını üstlenerek isyana katıldı. Daha sonraki yıllarda ise Mekke’de Abdullah İbni ez-Zübeyr’in safında Emevî idaresine karşı mücadelesini sürdürdü.
Bu hadis-i şerif, toplumsal düzenin korunması ve fitneye kapı aralanmaması adına devlet başkanına sadakatin zaruretini vurgular. Meşru bir mazeret olmaksızın verilen sözün bozulmaması gerektiğini hatırlatır. İtaatsizliğin, kıyamet gününde kişiyi Allah katında hiçbir geçerli gerekçesi olmayan, mahcup ve haksız bir konuma düşüreceği uyarısında bulunur.
"Câhiliye ölümü" ifadesi ise İslâm öncesi dönemin merkezi bir otoriteden yoksun, başıboş ve kargaşa dolu yapısına bir atıftır. Bir devlet başkanına bağlılık sözü vermeden vefat eden kişinin durumu, bu başsız ve düzensiz toplum yapısına benzetilmiştir. Burada kişinin imanının sorgulanması söz konusu değildir. Cahiliye ölümünden maksat; birlik ve beraberliğin bozulması kardeşlik bağlarının çözülmesi ve toplumdan kopuk olarak yaşanması anlamını ifade etmektedir.
Biatın bozulması, "elin itaatten çekilmesi" ifadesiyle mecazi bir dille anlatılmıştır. Çünkü biatlaşırken elin ele konulması, bu ahdin kurulduğuna dair bir alâmet/semboldür. Dolayısıyla, bu ahdi bozup yönetime olan bağlılığını geri çeken kimse, huzur-u ilahiye, işlediği bu itaatsizliğin getirdiği sorumlulukla ve hiçbir geçerli mazereti olmaksızın çıkacaktır.2
İslâm hukuk ve siyaset geleneğinde biat, sadece bir bağlılık beyanı değil; yöneten ile yönetilen arasında toplumsal ve siyasal karşılıkları olan köklü bir sözleşmedir. Kökeni ticaret hukukundaki "el sıkışma" ve "anlaşma" kavramına dayanan bu kurum, İslâm’ın ilk dönemlerinde Resul-i Ekrem (asm) Efendimize yönelik dinî bir itaat göstergesi olarak başlamış; Hulefâ-yi Râşidîn döneminden itibaren ise devlet başkanının meşruiyetini halkın iradesiyle temellendiren en temel usul haline gelmiştir.
Biat, toplumun ileri gelenleri (ehl-i hal ve’l-akd) için doğrudan ve şahitli bir akit iken, diğer Müslümanlar için meşru yönetimin varlığını kabul edip buna sadakat gösterme iradesidir. Dolayısıyla biat, sadece şeklî bir el sıkışma değil; müminin toplumsal düzene ve meşru otoriteye gönülden bağlı olma sorumluluğudur. Nitekim "ulu'l-emre itaat" ilkesinin temelini oluşturan bu akit; halifenin Kur’an ve Sünnet’e dayalı adaleti sağlama taahhüdü ile halkın bu yönetimi kabul ederek hukuki meşruiyet sağlaması arasındaki karşılıklı sorumluluğu ifade eder. Bu sorumluluğu kabul etmeyen veya boynunda bu ahdi taşımadan vefat eden kimse, İslâm’ın toplumsal bütünlüğünden kopuk, başıboş bir anlayışla vefat etmiş sayılır. Böylece biat, İslâm devlet modelinde idarenin keyfilikten uzak, istişareye dayalı ve hukuki bir zeminde yürütülmesinin teminatı olarak kabul edilmiştir.3
İslam hukukçularına göre, yöneticinin hataları olsa dahi isyan etmek fitneye yol açar. Bu yüzden, birlik ve beraberliğin bozulmaması adına isyana kapı aralanmaması esas kabul edilmiştir. Zira İslam hukukçuları, cemaatten "bir karış dahi ayrılmayı" veya meşru yönetime verilen biatı en ufak bir sebeple dahi bozmaya çalışmayı, fitne kapısını aralayan bir girişim olarak kabul etmişlerdir. Zira bu türden bir isyan veya itaatsizlik, netice itibarıyla Müslümanlar arasında haksız yere kan dökülmesine, düzenin bozulmasına ve çok daha büyük toplumsal felaketlere zemin hazırlamaktadır. Dolayısıyla biatın korunması, yalnızca şahıslara itaat değil, aynı zamanda toplumsal güvenliğin ve İslam toplumunun birliğinin muhafazası olarak görülmüştür.4
Bu rivayet, Sahih-i Müslim başta olmak üzere temel hadis kaynaklarında yer alan sahih bir hadis-i şeriftir. İslâm hukuku açısından bu hadis; ümmetin birliğini korumak ve fitne ateşini söndürmek adına, devlet başkanına bağlı kalmanın ve biat akdine sadakat göstermenin vazgeçilmez bir sorumluluk olduğunu ortaya koyar. 'Câhiliye ölümü' tabiriyle, toplumsal düzenden ve biat akdinden kopuk, başıboş bir yaşam sürmenin ağırlığına işaret edilir. Hadisteki tehdit kişinin imanına yönelik bir itham değil; birlik ve beraberliği sağlayan 'biat' kurumunu ciddiye almayıp, disiplinsiz ve başıboş bir hayatı tercih edenlere bir ikazdır.
İbni Mace, İmaret, 58
Beyzavi, Tuhfetü’l-Ebrar, Vizaretü’l-Evkaf, Kuveyt, 2012, c. 2, s. 547.
Kurtubi, el-Müfhim, Daru İbn Kesir, Beyrut, 1996, c. 4, s. 44.
Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Şifa Yayınevi, İstanbul, 2020, c. 8, s. 67-68.

