İnsanlar, farklı milletler ve kabileler halinde yaşamış, kültür ve gelenekleriyle birbirlerinden ayrılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm bize, insanların gerçek değerinin dış görünüşleri veya mensup oldukları toplumla ölçülmeyeceğini öğretir. Çünkü, herkes aynı kaynaktan, yani Adem (as) ve Havva validemizden yaratılmıştır. Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:
Ey insanlar! Şübhesiz ki biz, sizi bir erkek ve bir dişiden (Adem ile Havva'dan) yarattık. Birbirinizi tanımanız için de sizi, milletler ve kabileler kıldık. Doğrusu Allah katında sizin en üstün olanınız, en takvalı olanınızdır.1
Milletleri ve kabileleri yaratan Allah’tır. Bu, Kur’an'ın açıkça bildirdiği bir gerçektir. Ancak bu farklılıklar insanların birbirine üstünlük taslaması için değil birbirlerini tanımaları ve yardımlaşmaları içindir. Kur’ân-ı Kerîm, Allah katında en üstün olanın takvaca en ileri olan kişi olduğunu bildirerek üstünlük ölçüsünü net biçimde ortaya koyar. İslam'a göre değer ölçüsü ırk, soy, millet veya kabile değildir. Asıl ölçü Allah’a itaat, O’na yakınlık ve güzel ahlaktır. Bu hakikat sahabe hayatında açıkça görülmüştür. Aslen İranlı olan Selman-ı Fârisî (ra) ile Habeşli olan Bilâl-i Habeşî (ra) Arap olmamalarına rağmen diğer sahabelerden hiçbir fark taşımamış, aksine imanları sadakatleri ve takvalarıyla en seçkin sahabeler arasında yer almışlardır. Bu durum İslâm’ın insanları soylarına göre değil, iman ve takvalarına göre değerlendirdiğinin açık bir delilidir.
Nesebine bakıldığında, Hz. Peygamber’in (sav) mübarek neslinden gelen bir seyyid olan Bediüzzaman Hazretleri, Kürt kökenli olmasına rağmen ömrünün büyük bir kısmını Türklerin arasında geçirmiş ve eşsiz eserlerini Türkçe kaleme almış büyük bir İslam âlimidir. Türk milletine karşı duyduğu derin muhabbeti her fırsatta dile getiren Bediüzzaman Hazretleri, hiçbir zaman ırkçı bir yaklaşım sergilememiş, aksine İslam kardeşliğini her türlü etnik âidiyetin fevkinde tutmuştur. Bu İslamî bakışa sahib olan Bediüzzaman Hazretleri, başta Türkler olarak bu vatanın evlatlarına verdiği yüksek değerin sırf Müslüman olmalarından ve İslam'a yaptıkları hizmetten dolayı olduğunu şu ifadeleriyle gösterir:
İşte ey ehl-i Kur’ân olan şu vatanın evlatları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri bin senedir Kur’ân-ı Hakîm’in bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyup, Kur’ân’ı i‘lân etmişsiniz. Milliyetinizi Kur'an'a ve İslâmiyet’e kal‘a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz. Müdhiş tehacümatı def ettiniz. Ta يَاْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَي الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَي الْكَافِر۪ينَ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ayetine güzel bir mâsadak oldunuz. Şimdi Avrupa’nın ve frenk meşreb münafıkların desîselerine uyup, şu ayetin evvelindeki hitaba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız!2
Bediüzzaman Hazretleri bu veciz ifadeleriyle, Türk milletinin tarihsel kimliğini tamamen Kur’an ve İslamiyet hizmeti üzerine bina eder. Ona göre bu millet, sadece altı asırlık Osmanlı dönemiyle sınırlı kalmayıp, Abbasiler döneminden itibaren yaklaşık bin yıldır İslam’ın sancağını en önde taşıyan bir ordu, millet vasfı kazanmıştır. Bediüzzaman Hazretleri, Türklerin kendi milli benliklerini ve sahip oldukları tüm güçlerini İslamiyet’e birer kale, birer zırh yaptıklarını vurgular, bu sayede en karanlık dönemlerde bile İslam dünyasına yönelen dehşetli saldırıları durdurduklarını ve tüm dünyaya karşı Kur’an’ın hakikatlerini haykırdıklarını ifade eder. Bediüzzaman Hazretleri, bu milletin fertlerine seslenirken, geçmişte kazandıkları bu büyük zaferlerin ve dünyayı hayran bırakan o sarsılmaz duruşun kaynağının ancak İslam’a olan sadakatleri olduğunu hatırlatır ve bir ayeti delil getirir. Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:
Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki), Allah ileride (onların yerine) öyle bir kavim getirir ki, (O) onları sever, ve (onlar da) O’nu severler, (o bahtiyar insanlar) mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı şiddetlidirler! Allah yolunda cihâd ederler...!3
Bediüzzaman Hazretleri, Abbasîlerden sonra İslâm birliği ve cihad bayrağını Arap kardeşlerinden devralan Selçuklular ve Osmanlılar döneminde İslâm’a büyük hizmetler eden Türk milletinin, ayette vaad edilen kavim olduğunu ifade etmektedir. Ona göre bu millet, asırlar boyunca sergilediği fedakarlık ve hizmetlerle, ayette zikredilen ''Allah’ın sevdiği ve Allah’ı seven topluluk'' müjdesine tam bir mazhariyet kesbetmiştir. Ayrıca Türk milletinin, kendi içinde bir asırdır başlayan Avrupa hayranlığı cereyanlarına kapılarak dinini terk etmesi halinde, ayetteki, "kim dininden dönerse" kısmına muhatab olma tehlikesi bulunduğunu bildirerek onları ikaz etmiştir. Türklerin milliyetinin İslam ile öylesine etle tırnak gibi birleştiğini savunur ki, bu kalenin yıkılması durumunda sadece bir milletin değil, bütün bir İslam coğrafyasının savunmasız kalacağı uyarısında bulunur. Dolayısıyla, bu vatanın evlatlarını kendi asil ve manevi köklerine sahip çıkmaya davet ederek, gerçek izzetin Kur’an bayraktarlığında olduğunu ilan eder. Bediüzzaman Hazretleri, kendisine karşı yapılan Kürtçülük suçlamasına şöyle cevap vermektedir:
Eğer derseniz: Sana Saîd-i Kürdî derler. Belki sende unsuriyet perverlik fikri var. O işimize gelmiyor!
Ben de derim: Hey efendiler! Eski Said ve Yeni Said’in yazdıkları meydanda. Şâhid gösteriyorum ki, ben اَلْاِسْلَامِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ ferman-ı kat‘îsiyle, eski zamandan beri menfi milliyet ve unsuriyet perverliğe, Avrupa’nın bir nevi frenk illeti olduğundan, bir zehr-i katil nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa o frenk illetini İslâm içine atmış, ta tefrika versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun, diye düşünür. O frenk illetine karşı eskiden beri tedaviye çalıştığımı, talebelerim ve bana temas edenler biliyorlar.4
Bediüzzaman Hazretleri'nin nazarında bütün İslam milletleri kardeştir. Kendisi, hakkında yapılan haksız bir propagandaya cevab verirken, bu vesileyle insanlara verdiği değerin milletlerine göre değil İslam'a yaptıkları hizmete göre olduğunu nasıl açıkça ortaya koyuyor. Yukarıdaki metinde geçen hadis-i şerifte Sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmaktadır:
İslamiyet, cahiliye ırkçılığını ortadan kaldırmıştır.5
Bediüzzaman Hazretleri, bu ifadeleriyle ırkçılığı ve aşırı etnik milliyetçiliği Batı dünyasından İslam coğrafyasına bulaşmış yıkıcı bir hastalık yani bir frenk illeti olarak tanımlar. Ona göre bu fikirler, Müslümanların arasına nifak sokup bizi birbirimize düşürmek, sonra da zayıf düşen bu gövdeyi kolayca yutmak için kurgulanmış birer tuzaktır. Bediüzzaman Hazretleri, hayatı boyunca bu bölücü fikirlere karşı müsbet milliyet adını verdiği ve İslam kardeşliğini esas alan birleştirici bir anlayışı savunmuştur. Hz. Üstad, ömrünü bu manevi hastalığı tedavi etmeye adamış ve her fırsatta asıl bağımızın kan değil, iman ve İslam olduğunu hatırlatmıştır. Talebeleriyle ve dostlarıyla olan samimi sohbetlerinde hep bu gerçeği işlemiş, bizleri bir arada tutan yegane harcın İslam kardeşliği olduğunu vurgulayarak hepimizi bu sinsi tehlikeye karşı uyanık durmaya davet etmiştir. Bediüzzaman Hazretleri, kendisine karşı yapılan Kürtçülük suçlamasına başka eserinde şöyle cevap vermektedir:
Mülhid münafıkların en son ve alçakça ve vicdansızca aleyhimize istimal ettikleri bir silahı şudur ki, diyorlar: “Saîd Kürddür; bir Kürd’ün arkasında bu kadar koşmak hamiyet-i milliyeye yakışmaz.” Ben bu münafıkların vicdansızca desîselerine karşı değil, belki bazı safdillerin temiz kalpleri bunların sözleriyle bulanmamak için diyorum ki: Evet, ben başka memlekette dünyaya gelmişim. Fakat Cenâb-ı Hakk beni bu memleketin evladına hizmetkar etmiş ki, dokuz sene mütemadiyen bu memleketteki milletin ondan dokuz kısmının saadetine kendi dilleriyle hizmet ettiğim, bu havalideki insanlara malumdur. Hem ben bu memlekette Hulusi, Sabri, Hâfız Ali, Hüsrev, Refet, Asım, Mustafa Çavuş, Süleyman, Lütfü, Rüştü, Mustafa, Zekai, Abdullah gibi yirmi-otuz Müslüman Türk gençlerini, âdeta yirmi otuz bin millettaşlarıma tercîh ettiğimi ve onları o otuz bin adamın yerine kabul ettiğimi, bu dokuz senedeki Türkçe asar ile ve hizmet ile göstermişim. Evet, ben bin gafil ve âmî Kürdü, bir Türk olan Hulusi'ye karşı tutmadığımı ve bin câhil Kürdü, birer Türk olan Asım ve Refet’e karşı mukabil göremediğimi ve bir genç olan Hüsrev’i bin âmî Kürdle değişmediğimi ehl-i dikkat ve benim ahvâlime muttali olanlar tasdik ettikleri halde, frengilik namına ve ilhad hesabına, Türkçülük perdesi altında, sahtekâr bir milliyetperverlik sûretinde ve hodfurûşluk cihetinde bana tecavüz edenler ve Türk milletini ve milliyetini zehirleyen mülhidler bilsinler ki, ben millet-i İslâmiyenin en mühim ve mücahit ve muazzam bir ordusu olan Türk milletine binler Türk kadar hizmet ettiğimi binler Türk şahiddirler.6
Bediüzzaman Hazretleri aslında burada çok mertçe bir duruş sergiliyor. Kendisine karşı "O bir Kürt, neden peşinden gidiyorsunuz?" diyerek ırkçılık yapanlara karşı şunu söylüyor: Gerçek kardeşlik, kan bağıyla değil, iman ve islamiyet ile olur. Bediüzzaman Hazretleri, hayatını bu milletin imanını kurtarmaya adamış biri olarak, yanındaki fedakâr Türk talebelerini (Hüsrev’i, Hulusi’yi, Hafız Ali’yi), sadece kendi soyundan geldiği için peşinden koşan binlerce cahil adama tercih ettiğini anlatıyor. Ben bu milletin evladına hizmetkarım diyerek, Türk milletini İslam’ın kahraman ordusu olarak gördüğünü ve onlara hizmet etmeyi bir şeref bildiğini en samimi şekilde dile getiriyor. Yani diyor ki: "Beni ırkımla değil, bu millete olan sevgim ve hizmetimle tanıyın.
Son olarak ise Bediüzzaman Hazretlerinin nazarında, Kürtler ile Türkler, asırlardır aynı vatanı paylaşan ve birlikte dine hizmet eden cihad arkadaşları olduğunu şöyle ifade etmektedir:
Türklerin hakikî bir vatandaşı ve eskiden beri cihad arkadaşı olan Kürdler...7
Bizler bütün İslam milletleri olarak, hepimiz Adem (as) babamızın ve Havva validemizin çocuklarıyız. Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:
Müminler muhakkak kardeştir.8
Ayet-i kerimede denildiği gibi, biz aslında kocaman bir aileyiz ve hepimiz kardeşiz. Bir asırdır bizi birbirimize düşürmek, aramıza soğukluk sokmak için uğraşanlara dur dememiz lâzım. Kimin ne dediğine bakmadan, farklılıklarımıza takılmadan el ele vermeli ve bu kardeşlik bağını gerçekten hissetmeliyiz. Birbirimizin açığını aramak yerine, dert ortağı olalım ki birliğimiz tam olsun. Unutmamalıyız ki, biz berabersek güçlüyüz, kardeşsek yenilmeyiz. Yaşasın İslam kardeşliği!
Hucurat, 49/13
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 151
Maide, 5/54
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 54
Ebu Davud, c. 5 , s. 339
Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 193
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 2, s. 316
Hucurat, 49/10

