Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurmaktadır:
Sual: Yerin korkudan titremesi ve hiddeti, neden Rus’a gelmiyor yalnız…?
Cevap: Çünki nesh olup tahrif olmuş bir dine karşı dinsizlik ile ihanet başkadır. Ve hak ebedî bir dine karşı ihanet ise, yeri titretiyor, kızdırıyor.1
Bu konuyu şöyle örnekler üzerinden izah edelim. Mesela: Birine karşı yapılan yanlışın ağırlığı, o kişinin kim olduğuna ve senin ona ne kadar yakın olduğuna göre değişir. Düşünelim ki, terk edilmiş, yıkık dökük ve kimsenin uğramadığı eski bir kulübeye zarar vermekle, herkesin hayran olduğu, pırıl pırıl ve yaşayan bir saraya zarar vermek aynı şey değildir. Rusya'nın o dönemki durumu, hükmü kalmamış veya bozulmuş bir yapı gibidir, bu yüzden oradaki bir dinsizlik hareketi, zaten yıkılmış bir binaya vurulan ek bir darbe gibi kalıyor ve çok büyük bir sarsıntı uyandırmıyor. Ancak Hak din olan islam dediğimiz hakikat, kainatın sahibiyle doğrudan bağlantılı olan, taptaze ve dimdik ayakta duran bir hakikat olduğu için, ona yapılan bir saldırı, doğrudan kainatın sahibinin izzetine dokunuyor. Yani yerin titremesi, sadece bir fizik kuralı değil, yanlış bir işe karşı kainatın verdiği tepkisel bir ikaz olarak görülüyor. Özetle ne kadar önemli ve değerli bir şeye saldırırsan ve sahip çıkmazsan, karşılığında alacağın tepki de o kadar şiddetli olur. Bediüzzaman Hazretleri bu sorunun daha geniş izahı ile ilğili şöyle buyurmaktadır:
İkinci Sual: Ne için gavurların memleketlerinde bu semavi tokat başlarına gelmiyor, bu biçare müslümanlara iniyor?”
Elcevab: Büyük hatalar ve cinayetler tehir ile büyük merkezlerde, ve küçücük cinayetler tacil ile küçük merkezlerde verildiği gibi, mühim bir hikmete binaen ehli küfrün cinayetlerinin kısmı azamı, mahkemei Kübra'yı haşre tehir edilerek, ehli imanın hataları kısmen bu dünyada cezası verilir. (Haşiye)
Haşiye: Hem Rus gibi olanların mensuh ve tahrif edilmiş bir dini terk etmekle, hak ve ebedî ve kabil-i nesh olmayan bir dine ihanet etmek derecesinde gayretullaha dokunmadığından, zemin şimdilik onları bırakıp, bunlara hiddet ediyor.2
On Dördüncü Sözün Zeyli 1939 yılındaki İzmir depremi münasebetiyle yazılmıştır. Nitekim semavi tokat olarak ifade edilende deprem ve deprem gibi umumi musibetlerdir. Bediüzzaman hazretleri deprem gibi büyük ve umumi musibetlerin günahların karşılığında gelen birer semavi tokat olduğunu ifade etmektedir. Müslümanlara günah ve hatalarından dolayı hemen böyle büyük tokatlar geliyor da Allah’a inanmayıp isyan etmiş olan kafirler neden daha fazla tokat ve musibetlere maruz kalmıyorlar? Bediüzzaman hazretleri bu sorulara cevaben iki hususu nazara vermektedir.
1- Tartışma, anlaşmazlık gibi küçük suçlar küçük mahkemelerde hızlıca görülür. Lakin adam öldürme, terör saldırısı, vatana ihanet gibi büyük suçluların yargılanması büyük mahkemeler de görülür. Zira suçun niteliği umumi ve büyüktür. İşte bunun gibi kafirlerin günah ve hataları büyüktür. İşledikleri cinayet ve suçun yargılanması şu kısacık dünya hayatında görülemez. Bu sebeple onların yargılanıp cezaya çarptırılacağı esas mahkeme mahkeme-i kübrayı haşr yani ahiretteki mahkemedir. Dolayısıyla onların suçlarının çoğu oraya tehir edilmektedir. İman edenlerin hatalarının cezası ise kısmen bu dünyada verilir, burası ise küçük mahkemedir. Bu ise Allahın rahmetindendir.
2- Ayrıca Rusya gibi çok kafirler tahrif olmuş yani bozulmuş ve hükmü kaldırılmış batıl bir dine inanmaktadırlar. Dolayısıyla onlar dinlerine aykırı harekette bulundukları zaman batıl bir dine ihanet etmiş oluyorlar. Lakin her bir mümin, hata ve günaha girdiği vakit inandım dediği hakka ve hakikate yani hak bir dine karşı lakayt kalmış oluyor. Bu da onu çabuk bir tokada müstahak ediyor. Ta ki kendine gelip gafletten uyansın da hakikati yaşamaya devam etsin. Hem yediği tokat vasıtasıyla hata ve günahlarından temizlenmiş olsun. Konuyu Özetleyelim:
Müslümanlara gelen semavi tokatlar: Hatanı hemen anla ve düzel uyarısıdır. Yani yerin hiddeti, kıymetli bir şeyi elinde tuttuğu halde ona yanlış yapanlara karşı bir kendine gel ikazıdır.
İnkarcıların rahatlığı: Cezalarının iptal edildiği değil, en büyük mahkemeye ertelendiği anlamına gelir.
Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.11
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.42

