"اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ" ayeti sadece "bizi dosdoğru yola hidâyet eyle" demek değildir. Hem insanın itikadını, hem fikrini, hem ahlâkını hem de hayatını içine alan çok geniş bir duâdır. Bu sebeple bu ayet, kısa bir ifade içinde çok geniş hakikatleri barındırır. Hem tevhîdi gösteren bir hücceti, hem hikmetli yaşayışın ölçüsünü hem de insan ahlâkını istikamet üzere kuran esasları içine alır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde açıklar:
Demek اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ pek çok câmi‘ ve geniş bir duâ ve bir ubûdiyet olduğu gibi, bir hüccet-i tevhîde ve bir ders-i hikmete ve bir ta‘lîm-i ahlâka işaret eder.1
Hüccet-i tevhîde işaret etmesi
Bir yerden bir yere giden yolların ve bir noktadan uzak bir noktaya çekilen hatların en doğrusu, en müstakimi, en sağlamı, en kısa olanıdır. Bu durum yalnız maddî mesafelerde değil, mânevî yolculuklarda, kalbî mesleklerde ve hakikate ulaşan yollarda da geçerlidir. Manevî yolculuklarda da en doğru, en selâmetli ve en müstakim olan yol, en kısa ve en kolay yoldur.
İmân ve tevhîd yolu da böyledir. Bu yol da gayet kısa, doğru, müstakim ve kolaydır. Çünkü tevhîd, yaratılan her bir şeyi tek bir Yaratıcının eseri olarak görür; her şeyi bir merkeze bağlar, dağınıklığı toplar, müşkülü kolaylaştırır. İnkâr ve küfür yolu ise gayet uzun, zor ve tehlikelidir. Çünkü her şeyi dağınık sebeplere, karışık tesadüflere ve anlaşılmaz izahlara havale ettiği için uzun, zor ve içinden çıkılmaz bir yol hâline gelir. Bundan dolayı kâinâttaki intizam, ölçü, hikmet ve kolaylık; tevhîdin hak, şirkin ise bâtıl olduğunu gösteren bir hüccettir.
Bir ders-i hikmete işaret etmesi
Hikmet, her şeyi yerli yerine koymak, isabetli hareket etmek ve ifrat ile tefritten uzak durmaktır. Sırât-ı müstakîm, dosdoğru yol da tam bu mânâya bakar. Çünkü istikamet; sapmadan, dağılmadan, lüzumsuz dolaşmadan hedefe götüren yoldur. Eğri ve aşırı yollar ise hem yorucu, hem tehlikeli hem de faydasız neticelere açıktır.
Bu bakımdan “اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ” duası kula hikmetli yaşamayı öğretir. Yani düşüncede, tercihte, hüküm vermede ve hareket etmede vasatı, dengeyi ve en faydalı çizgiyi istemeyi ders verir. Zira hikmetli olan yol, en kısa ve en selâmetli yoldur. Kâinâtın yaratılışında görülen ölçü ve mizan da bunu teyit eder. Her şeyde israf değil iktisat, dağınıklık değil nizam, başıbozukluk değil hikmet bulunması; sırât-ı müstakîmin kâinât çapında bir kanun olduğunu gösterir.
Bir ta‘lîm-i ahlâka işaret etmesi
İnsanın ahlâkı, içindeki kuvvelerin istikamet üzere kullanılmasına bağlıdır. İnsanda üç temel kuvve bulunur. Bunlar kuvve-i akliye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i şeheviyedir. Yani akıl duygusu, zararları def etme duygusu ve istek, arzulama duygusu. Bu kuvvelerin her birinin bir hadd-i vasatı, orta yolu, bir ifrat ve tefriti vardır. Ahlâkın güzelliği, bu kuvvelerin sırât-ı müstakîmde, hatt-ı vasat yani orta yolda tutulmasıyla meydana gelir.
Kuvve-i akliye istikamette kalırsa hikmet meydana gelir. Eğer ifrata saparsa insanı aldatıcı bir cerbezeye götürür; hak ile bâtılı karıştıran, menfaat için her şeyi çarpıtan bir zekâya dönüşür. Tefrite düşerse belâhet olur; yani hakikati anlamakta, ayırt etmekte ve doğru hüküm vermekte zayıflık gösterir. Demek ki aklın selâmeti, onun hikmet çizgisinde kalmasına bağlıdır.
Kuvve-i gadabiye istikamette olursa şecaat yani cesaret doğar. Böyle bir cesaret ne zulme sapar ne de korkaklığa düşer. Fakat ifrat tarafında öfke ve kibir vardır; insanı saldırganlığa, haksızlığa ve zulme sürükler. Tefrit tarafında ise korkaklık vardır. Bu sebeple zararları def etme kuvvesinin sırât-ı müstakîmde bulunması, ahlâkî denge için zorunludur.
Kuvve-i şeheviye istikametle kullanılırsa iffet, namus meydana gelir. İnsan helâl dairede, uygun ölçüler içinde hareket eder. Eğer ifrata düşerse helâl haram tanımaz ve fuhşa gider; rezâletli ve musibetli bir yola sapar. Tefritte ise humûd olur; yani meşrû ve helâl nimetlerden dahi gerektiği gibi istifade edemeyen, hissiz ve donuk bir hâle girer. Demek şehevî kuvvenin de selâmeti, iffette ve vasat çizgisinde bulunmasındadır.
Bütün bunlar gösteriyor ki sırât-ı müstakîm, yalnız itikadî bir yol değil; insanın aklında, öfkesinde, arzusunda, şahsî hayatında ve sosyal münasebetlerinde de aranan bir denge çizgisidir. Şahsi ve sosyal hayatın bütün yollarında istikamet, en faydalı, en kolay ve en kısa yoldur. Bu istikamet kaybedildiğinde ise yollar uzar, zarar çoğalır, insan hem dünyada hem vicdanında azap çeker.
Netice olarak “اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ” duası, kulun Allah’tan yalnızca bir yön göstermesini istemesi değildir. Bu dua; îmânda tevhîdi, düşüncede hikmeti, ahlâkta iffet, şecaat, cesaret ve hikmet dengesini, hayatın her safhasında da en kısa, en faydalı ve en selâmetli, en doğru çizgide yürümeyi talep etmektir. Bu cihetle çok geniş bir dua ve çok geniş bir ubûdiyet, bir kulluktur.
Bediüzzaman Said Nursi, Şua’lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 563.

